Hastalanmadıkça sağlığın değerini bilmeyiz pek.

 “Birçok şeyin kıymetini” kaybedince anlayabiliyoruz ancak.

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”

 Beytini orta kulakta, maskeyi ise kepçede muhafaza ediyoruz.

Tabii az emek verilmedi. Kolay değil bu düzeye gelmek…

“Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir,

Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat”

 Gerçekliğinin bizim de başımıza gelebileceğini düşünemiyoruz.

“Bîmâr olan bilür yine bîmâr hâlini

Mecruh u hastanun haberin sağa söyleme”

Hasta olanın halini hasta olan bilir, sağlıklı olana söyleme…

 Ne ki, derdini mübaşire anlatan davacı gibi, sızımızı herkese anlatıp duruyoruz.

Mübaşir bulamasak bile, bir şekilde dinletebileceğimiz birini arayıp buluyoruz.

Ondan kolay ne var. Sevdiğimiz birine, nasılsınız der, O daha ağzını açmadan bir çırpıda döküveririz ağrılarımızı önüne…

Ne zaman karşılaşmışsak, Ileri yaşlardaki rahmetli Iraz Ebem:

 “Oğlum gençlikte diremle girenler şimdi gıramla çıkıyo, sabahlar olmuyo” der, başlardı ağrılarını detaylı bir şekilde saymaya.

 Ona, “sabahlar olmuyo” dedirten ağrısı neydi acaba?

Migren, sinüzit, farenjit, bronşit mi?

Romatizma, eklem, kas ağrısı mı?

Ya da siyatik, diş, mide, kalp…

Bilinmez.

Allah çaresizinden vermesin de bunların en kötüsü hangisidir?

Sevdiğim bir yazar kendi ağrılarını sıralıyordu bir yazısında.

“Üzerinizden ırak, bir iki yıldır sağ dizim yağsız kalmış kapı menteşesi gibi gıcır gıcır gıcırdıyor. Alıştım, idare ediyoruz birbirimizi. Geçenlerde sırtıma bir ağrı tebelleş oldu. ‘Fıtık’ dediler. Gidip 14 gün fizik tedavi gördüm, fakat orada, derinde kendini hafif hafif hissettirmeye devam ediyor. Uzun yıllar önce gelip misafir olan migren ağrıları da sıklaşmaya başladı. Bir geldi mi, yere sermeden gitmiyor artık…”

Michel De Montaigne ise, kum dökmekten dertli.

 Altı yedi kez uzun ve zorlu sancı nöbetleri geçirmiş üstadım.

“Benim hastalıklarım hastalıkların en kötüsü, en dişlisi, en ağırlısı, en belalısı, en süreklisidir” diyor.

Herkes en acımasız ağrının kendi ağrısı olduğunu söylüyor.

Normal bu.

Neresi ağrıyorsa canı oradadır insanın.

Bir meslektaşımın ağır bir grip geçirdiğini görünce takılmıştım:

 “Ya hu Hocam… sen aynı zamanda Taekwondo siyah kuşak sahibisin, I. Dan derecen var, nasıl oldu da tek hücreli birine mağlup oldun”.

 Tek hücreliler kendilerini “hor görmeme” alınmış olmalı ki, birkaç gün sonra sözleşmişçesine dişlerim sızlamaya başladı zemheride.

Diş sızısı nedir, çekenler bilir.

Birkaç gün hatları duyarsız hale getirerek, iletileri susturmak istedim.

 İplemediler.

Hemen dişçime koştum.

Etrafa korkmuyormuş görüntüsü vererek koltuğa uzandım.

 Berket dişlerde problem yokmuş.

Bir Kulak Burun Boğaz uzmanına görünmem gerekiyormuş.

Eğitim gönüllüsü faranjitim huysuzlaştığında onu yatıştıran, yılların KBB uzmanı doktoruma durumu anlattım:

 “Bir haftadır diş ağrısı çekiyorum. Dinmedi.”

 Endoskopik muayeneyle, “akut sinüzit” teşhisi koydu.

Bakteriyel kaynaklı olmalı ki antibiyotik tedavisine başladı.

Şu sinüslerin yaptığına bakar mısınız?

 Dişler üzerinden göndermişler mesajlarını.

Ah o sinüsler.

Mağaraya benzer bir sürü odalarını yerli yabancı tek hücreli misafirlerle doldurmuş, kapıları kilitlemişler.

  Mevlâna Hazretlerinin “ne olursan ol gel” sözünü yanlış anlamış olmalılar.

Neticede, sinüslerdeki yoğunluk, çene kemiklerini baskılamış, baskılar da diş köklerini incitmiş, dişler de acıya dayanamayınca beni haberdar etmişler.

 Beynimiz sık sık mesaj göndererek, bizi şaşırtmayı seviyor.

Bazen doğrudan bu, bazen dolaylı. Bazen de sahte.

 Bu kez, dolaylı göndermiş mesajını.

“Misafirimiz kendini kaptırmış gidiyor. Zavallı kendinde değil. Direk mesajlardan anlamıyor.”